Mevsimler bize ne anlatır?

mevsim

Kainat ve dünyayı büyük bir kitap olarak kabul edersek, insanoğlunun dünyaya teşrif etmesiyle çok değer ve kıymet kazanmıştır. İnsan da küçük bir alem ve küçük bir kitap sayılır. Belki de iki kitap bir birini tamamlar ve bir birinin aynasıdır. Okunan ve anlaşılıp bilgi veren kitap değerlidir. Elden düşmez. İnsan onu okudukça okumak ister.

İnsan dünyada yaşam sürmeye başlar başlamaz ona karşı ilgi duymuş ve bir kitap gibi onu okumaya gayret etmiştir. İnsanoğlu düşünen, fikir yürüten ve her şeyi merak eden bir varlık olarak yaratılmıştır. O yüzden etrafında olup bitene karşı kayıtsız kalmaz ve kalmamıştır da. Kendisinin etrafındaki hadiseleri okumaya ve anlamaya çalışmıştır. Bu merak ve ilgisinden dolayı dünyada  meydana gelen hadiseler hakkında bir sürü kitap ve ansiklopediler yazılmıştır. İnsanoğlu dünyada olup biteni “denizler mürekkep ve ağaçlar kalem olsa, bir o kadar daha olsa” yine yazıp bitiremez. Dünya, yaşlanmasına rağmen hâlâ birçok araştırmacının bir numaralı ilgi ve araştırma merkezi olmaya devam etmektedir. Hatta gün geçtikçe bu kitaba, yani dünyaya ve içindekilere karşı ilgi daha da çok artmaktadır. Her yeni keşif bu hazineye yaklaştıran bir adım oluyor ve gün günden cazibesi ve kıymeti artıyor.

Her hadise, her meydana gelen olay kendine has dil ve şivesiyle bir şeyler anlatır, hatırlatır. Günümüzde mevsimler herkesin dikkatini ve ilgisini çekmektedir. İster istemez insan mevsimlerden biri gelince, veya gitmeye hazırlanınca kendi bakış açısına göre yorum yapar. İyi ya da kötü bir şeyler söylemeye çalışır. Ama mevsimin kendine özgü hadiseleri, yine onda bulunan güzellikleri kendi şive ve lehçesiyle bizlere en güzel şekilde anlatmaktadır.

Her mevsim dünya lokomotifinin ardına takılmış bir vagon gibidir adeta. Her mevsim vagonu kendine has güzellikleri içinde taşımaktadır. Vakt-i zamanı gelince o güzellikler bir bir insanlara sunulmaktadır. Dünya lokomotifi hareket ettikçe mevsimler de bir bir gelir ve bir bir gider. İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış olarak dört iklim kuşağında hayat sürmekteyiz. Nasıl protokoldeki kişiler mevki ve konumuna göre sırasını bilir, her mevsim de sırasını bilir. Hiç bu sırayı şaşırmazlar. Kış, yaz mevsiminin yerine yanlışlıkla geldi diyelim, bizde olduğu gibi kainatta da kargaşa çıkar ve etraf karışır.

Dört mevsim bir olup adeta ferdin geçireceği hayat sürecini gözler önüne sermektedir. İlkbahar onun doğuş ve çocukluğunu; yaz mevsimi gelişip olgunlaştığını; sonbahar solmaya yüz tutmaya başladığını ve yaşlandığını; kış hayatın sonuna geldiğini ve aynı zamanda beyaz kefenlere büründüğünü gözler önüne serer. Tüm bunlar, gören ve dünya kitabını okuyup tefekkür edenler için bir sinema şeridinden geçer gibi gözümüzün önünden geçmektedir.

Mevsimlerin birbirini takip etmesi tabii ki, ayrı bir hikmete binaendir. Sonbaharı kış mevsimi takip etmesi, ardından kıştan sonra ilkbaharın gelmesi ayrı bir derstir. Bu ders her geceden sonra bir gündüz ve aydınlığını; sonbaharı her daim nevbaharlar takip edeceğini; inişleri çıkışlar izleneceğini; ölümden sonra yeni bir dirilişin olacağını müjdelemekte ve haber vermektedir.

“Her mevsim vagonu kendine has güzelliklerini içinde taşımaktadır” demiştik yukarıda geçen satırlarda. Nasıl çocuğun gelişip büyümesine göre mamalar değişir, bunun gibi her mevsim vagonunla sanki hızlı bir el bizim ihtiyacımıza göre meyve, sebze ve gıdalar sunmaktadır. Buna karşılık olarak bize düşen vazife ise zikirle, fikirle ve şükürle mukabelede bulunmaktır. O el adeta bizim için mevsimlere tablacılık ve garsonluk yaptırmaktadır.

Kış mevsimi sona erince, ilkbahar güneşi havaları yavaş yavaş ısıtmaya başlar. Böylece her şeyin yeni bir hayata başlama zamanı geldiğini göstermektedir. Etraf yeşillenmeye, ağaçlar da çiçek açmak ve meyve vermek için can atarlar. Tabiattaki her şey görevinin başında ve ona düşen vazifeyi yerli yerinde yapmaktadır. Takvimler yazı göstermeye başlayınca vücudumuzun ihtiyacına göre ilk meyveler soframıza gelmeye başlar. Bir yandan al renkli kirazlar, çilek ve erikler sofralarımızı süslerken, diğer taraftan soğuk kış mevsiminden yeni çıkmış yorgun vücudumuza can ve canlılık katmaktadır.  Havaların ısınmasıyla vücudumuz su kaybından dolayı suya ihtiyaç duyar. Meyvelerden karşımıza kayısı, karpuz, kavun, armut, şeftali çıkar. Bunlar yazın olmazsa olmazlarından. Sebzelerden ise salatalık ve yeşillikler, domates, ve biberler ne kadar hormonlu da olsalar hayatımızı devam ettirmek için bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.

Hiç şaşırmadan birbirini izleyen ilkbahar ve yaz mevsimi bu günlerde yerini sonbahara bırakmış durumda. Yaz  görevlerini tam yerine getirmiş ve en güzel şekilde görevini arkadan gelen mevsime devretmiş gözüküyor. Doğal olarak sonbaharın gelişiyle hazan yelleri esmeye başladı. Bağlar ve bahçelerin yemyeşil ve rengârenk çiçekleri bozulmaya yüz tuttu. Bütün bu güzelliklere hazan vursa da, yapraklar bir yerlere savrulsa da, gönlümüz hüzün naraları atsa da, tüm bunlar olurken her şeyi eskisi gibi sevmek lazım. Şairin deyimiyle “Marifet sevmektir güller solarken”. Genç ve güzelken herkes sever, marifet yaşlanınca ve bize ihtiyacı varken yanında olup eskisi gibi sevmek.

Bir de sonbahar bizdeki o monotonluğu bozar ve arkadan yeni gelen güzelliklere yer açar. Bizler de değişikliği severiz ve ayrıca bize bu konuda örnek ve arkadan gelenlere vazifeleri zamanı gelince devir edilmesi gerektiğini hatırlatır, yol gösterir. Kendince “Vazifem bitti” der arkadan gelenlere direnerek engel olmaz. Sanki onlara yol göstererek ve yol vererek ağabeylik yapar. Bir sürü dalavere ve ayak oyunları çevirerek dünya sahnesini işgal etmez. Bak, bu konuda takdire şayan. Sadece bu mu? Sonbaharda yetişen meyve ve sebzeler vücudumuzu çetin ve soğuk kış aylarına hazırlar. Üzümle içimizdeki bazı organlarımızı yeniler. İncir, ceviz, ayva, kabak kardeşçe el ele verip vücudumuzu donatıp kışa hazırlarlar. Diğer yandan sarımsak, soğan, patates ve diğer sebzeler ise boş durmuyorlar, onlar da çalışıyor.

Bütün bu vazifeleri onlara bizim ihtiyacımızı bilen ve gören yaptırıyor. Mevsim vagonlarında gelen tüm nimetler birer memur vazifesi görüyor. Bizim vazifemiz de bu nimetleri bizlere göndereni bilmek ve tanımaktır.

Kış mevsimi gelince her şey bembeyaz örtüsüne bürünür. Fakat limon, nar, portakal, mandalina, greyfurt ve muz, nöbet ve vazife başında. Vücudu sağ salim devir aldıkları gibi sabaha, yani ilkbahara çıkarmak zorundalar. Burada sabır ve bekleme dönemi başlar. Çünkü zamanı gelince ilkbaharda yeni bir doğuş ve diriliş başlayacaktır. Kışlar gönlümüze nekadar hasret duygusunu tetiklese de bizler sabırla beklemeliyiz. Aynı zamanda kış mevsimi yakın bir vakitte gelecek nevbaharların da habercisidir. Bu ne kadar zor olsa da her şey vazife başına geçip meyve vermek için ilkbaharı beklemek zorunda. Güç de olsa insan bazı dönemlerde sabırla beklemeyi bilmeli diye kış mevsimi bizlere o zaman dilimini hatırlatmakta.

i.ali@zaman.bg