Köyde bir kış günü

Pictures 046

Sabahın erken saatlerinde evlerin bir bir ışıkları yanmaya başlıyor. Anlaşılan bir hareketlilik var. Bu hareketlilik boşuna değil. Köy halkının genel prensiplerinden biri: “Erken kalkan yol alır.” Yol almak ve işleri zamanında bitirebilmek için erken saatlerde kalkmak gerek. İşte o zaman günün uzadığını ve hayatınızda bir bereket olduğunu fark edersiniz. Hiç unutmam bir büyüğüm “Kırk yıl hiç üzerime güneş doğmamıştır” demişti. Tabii öyle olunca insanın üzerinde bir canlılık hissediliyor. Seher vaktinin güzelliğini görmek için erken  kalkıp işe koyulmalı. Erken kalkan kapının yolunu tutuyor. İşte evlerden dışarı çıkan çıkana..
Evet, evlerinden çıkanlar ve pencerelerinin bir tarafından dışarı bakanlar görüp anlıyorlardı ki, içerdeki canlılık ve hareketlilik dışarda da var. Bunu gören bazı ev sakinleri görmeyenlere müjdeyi verir. Onlar da bunu görmek için pencerelere koşarlar. Dışarıdaki güzelliği görenlerin hiç birinin sevinçten içi içine sığmıyor. Kış mevsiminin vermiş olduğu müjde artık kapıdaydı. Neydi o müjde? Elbetteki kar. Her mevsim olduğu gibi kış mevsimi de içinde barındırdığı güzellikleriyle güzel oluyor ve tadı çıkıyor.
Dışarıda lapa lapa yağmaya devam eden kar, beyaz bir örtü gibi her tarafı kaplamıştı. Buna en çok sevinen elbette ki çocuklar olacaktı. Kardan adam yapıp süslenecek, daha sonra ise hatıra fotoğtafı çektirilecekti. Kış mevsiminde kar olacak da, çocuklar karda kızak koşmayacaklar mı? Bu daha görülmemiş bir şey. Karda kaymak çocukların olmazsa olmazı. Sadece onların mı? Onların mânâsıyla büyükler de eskimeyen günlerini ve çocukluk hatıralarını bir defa daha hatırlamış oluyorlar. Olgun kişinin içinde büyüyememiş bir çocuk yaşar. Bugün bunu kayak yapma pistlerinde daha iyi görebiliyoruz. Günümüzde bu artık bir eğlence hâline geldi ve önemli kış sporlarından birine dönüştü.
Tüm bunları düşünürken etrafa güzel kokular yayıldı. Bir de ne göreyim, ocağın başında yine annem. Sabah sabah yine beceri ve maharetlerini göstermişti. Bilenler bilir. Onlar, yani anneler evlatlarına hiç bir zaman kıyamazlar. Hep onları düşünerek yatıp kalkarlar. Evlatlarının iyi ve hoş olduklarını duyup görünce annelerin canına can katılır. Gözlerindeki canlılık bir başka olur ve sinelerinde kalpler bir başka atmaya başlar. Göz nurları yanlarında iken bir hoş olurlar ve bir nebze olsun rahat uyku uyurlar. Yoksa gözleri hep yollarda, akılları evlatlarının kaldığı yerlerde. Annelere sevgi ve muhabbetten, belki yüz defa daha parlak, daha geniş ve daha yüksek mertebede olan şefkat verilmiştir. Şefkat çok temiz, latif ve sevgi gibi bir ücret ve karşılık istemiyor. Bu yüzden onlar, yaptıkları hiç bir şeyden dolayı beklentiye girmez ve karşılık taleb etmezler. Severlerse karşılıksız sever ve yaparlarsa mukabele istemezler. Anne bu, ocaklar gibi yanar ve gözleri hep buğulu. ‘Cennet onların ayakları altında’ bilgisini verene can kurban. Şâir:

“Anne inleyen bir ney, anne hicrandan yumak,
Gözleri buğulu, nemli ve her zaman zâr zâr..
Kaderidir annenin ocaklar gibi yanmak,
Hep hüzünle eser onun ikliminde rüzgâr.
 ……
Kanmaz  aslâ sevmeye, o sevgiye susuzdur,
Şâire “su” dedirten hisle “evlat” der inler.
Herkes derin uykularda, o hep uykusuzdur,
El açar Yaradan’a kim bilir neler diler..!
…….
O, yeryüzünde en ululardan da uludur,
Sînesi, meleklerin sînesi kadar engin…”

der. Ve ne de güzel özetlemiş annelerin duygularını.
Anneler bir yandan babalar da diğer taraftan bu ocağın tütmesi için uğraşırlar. Kimi gurbette, kimi daha yakında evinin geçimini sağlamaya çalışır. Köy gibi yerde bir de kış mevsimi ise yuvanın sıcak olması ve güzel aşların pişmesi için odun lazım. Hayvanlara hizmet ona düşer ve gerekirse baba sırtında ot taşıyarak onların idarelerini tedarik eder. Baba, ot taşıdığı gibi ömür boyu kurmuş olduğu yuvanın mesuliyetini de sırtında taşır. Bunun da farkında ve şuurundadır. Onu kollayıp korumak ve devamı için herşeyi göze alır; alır ve nice fedakârlıklara katlanır.
Fatih Kısaparmak kendi babasını anlatmaya çalıştığı aşağıdaki bestesinde sanki tüm babaların ve evlatların ortak noktalarını anlatmış:

“Bu adam benim babam
Derdi dağlardan büyük
Çaresiz, beli bükük hey!
Bir gün olsun gülmemiş
Rahat nedir bilmemiş
Gözyaşlarını silmemiş
Bir lokma ekmek için
Kimseye eğilmemiş

Bu adam benim babam hey!
Benim babam mert adamdı
Mangal gibi yüreği
Yufka gibi kalbi vardı
Hayatım boyunca  o’na özendim
Fedakardı
Bir dikili ağacı olmadı belki
Ama kendisi
Onuruyla yaşayan koskoca bir çınardı
Üstümdeki kol kanat
Sırtımı yasladığım dağ gibiydi
Ben babamın oğluyum…”

Babalarda bu şiirde olduğundan daha fazlası var. Anneler kadar belli etmeseler de içleri sevgiyle kıpır kıpır.
Dışarıdan çocuk seslerinin gelmesinden anlaşılıyordu ki, zaman hayli ilerlemiş, güneş çıkmış ve hava biraz olsun ısınmış. Evlerin etrafında kuş ve çocuk sesleri birbirine karışmış. Dolayısıyla ayrı bir müzikal hava oluşmuş. Kuşlar evlerin etraflarında rızıklarını ararken, çocuklar da gönüllerince eğleniyorlardı. Mutluluklarına diyecek yoktu ve bu güzelliğin tadını çıkarıyorlardı.
Kış mevsimi yaza benzemiyor ve köyde fazla iş olmuyor. Anneler evlatlarına, evlenme cağına gelmiş genç kızlar ise çeyizleri için atkı, terlik, bluz ve envai çeşit örgüler örerek zamanlarını değerlendiriyor. Akşamları bir komşuda bir araya gelerek geç saatlere kadar oturup hem örgü örüyor, hem de birbiriyle dertleşmiş oluyorlar. Akşam olunca erkeklerin bazısı camiye, kimi köy kahvesine giderek günün yorgunluğunu atmaya çalışır. Köyde genel itibarıyla bir kış günü böyle tamamlanmış oluyor.
Gerçekten kış mevsimi köy yerinde bir başka oluyor. Bir de kar varsa. O zaman taşı, toprağı, nehri, suyu, ağacı ve dağı bir başka şekil alıyor. Masallarda okuyup duyduklarınızdan daha güzel manzaralara şahit oluyorsunuz. Hayretle bakarak yolunuza devam ediyorsunuz. Tekrar bunları görmek için bir sonraki kış mevsimini iple çekmeye başlıyorsunuz. i.ali@zaman.bg