Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstümüze yağar…

Derdini söylemeyen derman bulamaz; derdin yoksa söylen, borcun yoksa evlen; dert çekene göredir; dert gider ama yeri boş kalmaz; dertsiz baş olmaz; dert var gelir geçer, dert var deler geçer gibi atasözler insanoğlunun dertlerle ne kadar iç içe yaşadığını gösterir. Dertler acıdır ama bir yönden de her musibet bir saadetin habercisidir.
Bir ağacın altında gölgelenmek kadar kısadır insan hayatı. Bir anlık düş sanki yaşanan yıllar. Gözlerimizi açıp kapayana kadar geçiverir çabucak bitmeyecek sandığımız ömür. Bunun için hayat ağacının altında dinlenirken önemli olan onun gölgesinde oturup gölgenin tadını çıkartmak değil, ağacı oraya dikene şükür etmektir. Yaşanan her anı dolu dolu değerlendirmektir yaratılanların en şereflisine. Bu yüzden önemli olan dert yağmurlarının dinmesini beklemeden, saçlarına değen her bir damlanın hesabını buluttan sormak yerine, bir kez daha teşekkür etmektir buluta ıslattığı için yeşerecek olan umutları.
“Ağrısız baş, sancısız diş olmaz.” derler atalarımız. Çoğu zaman hayatımızın seyri değişir. Herkes için hayat biraz inişli çıkışlı, acılı tatlı, hüzünlü sevinçli, sıkıntılı ve neşelidir aslında. Bazen üst üste gelir beklenmedik üzüntüler, hesapta olmayan sıkıntılar. Çoğu zaman kapatmak isteriz gözlerimizi ve uyumayı arzularız günler boyu. Düşünürüz ki, uyuduğumuz zaman içerisinde belki uçup gider yaşadığımız üzüntüler ve açtığımızda gözlerimizi her şey bambaşka olur, bizim arzuladığımız gibi. Ve sonra devam ederiz kaldığımız yerden. Sudan çıkmış balık misali çırpınır kalbimiz. Derde düştüğümüzde teselli ararız yanımızdaki en yakın dosttan. Tutunacak bir dal veya yaslanacak bir duvar arar gözlerimiz. Az önce herşey iyiydi ve yolundaydı diye her zaman öyle olacağını sanırız ve  o an her zaman dimdik ayakta duramıyacağımızı öğreniriz.
Neşemiz kayboluyor bazen dünyamızdan. Çok sevdiğimiz şeye ulaşmak bile yerine getirmez keyfimizi. Dertler yüklenince omuzlarımıza anlarız acizliğimizi. Anlarız ki, dert ve kederler bize de uğrarmış. Çalacak kapı, sığınacak bir sıcacık liman ve derdimize derman olabilecek bir varlığın hasreti yakar o zaman yüreğimizi.
Derdi sevmeyi öğrenmeli, gerçek ve tek Dosta ulaştırdığı için onu. Hayat musibetlerle, sıkıntılarla, hastalıklarla pekişir, güçlenir; insanın dayanma gücü artar ve olgunlaşır her seferinde biraz daha.
Hayat yolu dümdüz ve engelsiz olsaydı, bu yolda yürümek bu kadar cazip olurmuydu acaba? Herşey birbirinin aynısı olsaydı, öğrenmenin temel taşı olan merak devreye girer miydi? İnsanlar birbirinin tıpkısı olsaydı, tanımak için küçük parmağımızı bile oynatmaya gerek duyarmıydık? Ve herşeyden öte sabır böyle değerli olurmuydu?
Her zorluğun yanında bir kolaylık, her derdin bir dermanı, her çekilen acının bir mükafatı, her musibetin bir nasihatı, her kederin bir bedeli olmasaydı hayat yaşanmaya değer miydi?
“Dert daima insana yol gösterir.” diyor Hz. Mevlana. Aslında en büyük nimetler ve saadetler çok çeşitli ve büyük musibetlerin arkasından gelmiş. Yusuf Peygamber bunun için çok çarpıcı bir örnektir. Aklı, babasına bağlılığı, efendiliği, fizik ve ruh güzelliğiyle kardeşlerinin önüne geçmiş.  Haklı olarak kıskanmışlar kardeşleri onu.  Birgün alıp götürmüşler, kuyuya atmışlar.  Kurtulduk diye sevinmişler, üstelik kuyudan çıkartılmış, esir pazarında köle diye satılmış.  Saraya alınmış. Bu sefer sarayın hanımı göz koymuş güzelliğine.  İftiraya kurban gitmiş Yusuf, güzeller güzeli bir genç, ama iffetine sahip çıkmış. Sonunda kendini zindanda bulmuş. On iki sene hapiste kalmış. Çekmediği eza, görmediği cefa kalmamış. Gençliği hapishanede geçmiş  Ama orayı bir okula çevirmiş, insan eğitmiş, gönüller kazanmış kaldığı süre içinde.  Ama bütün yaşadığı şeylerdenden sonra Hazret-i Yusuf Mısır’a sultan olmuş. Ülkenin hazinesi eline geçmiş, tek söz sahibi olmuş her konuda memlekette.  İnsana ve insanlığa himmet etmiş, destek olmuş ve sonunda peygamberlik şerefiyle şereflenmiş. Herkes ona koşmuş, ona ulaşmış, onun eline el vermiş. Sonunda yıllar boyu görmediği, göremediği ve hasretleriyle yandığı annesiyle babasıyla ve kendisini yok etmeye çalışan kardeşleriyle buluşmuş. Kardeşlerini ise bağışlamış severek.
Ve gele gele bir insanın dünyada ulaşabileceği en yüksek saadete ve nimete kavuşmuş. Ama bununla da kalmamış, her konuda zirvede olduğu bir sırada, maddi ve manevi feraha ve refaha ulaştığı bir esnada dünyanın geçici nimetleri tatmin etmemiş onu; bitip tükenmeyen sonsuz saadet nimetini istemiş, Rabbine kavuşmuş. Ebedlere geçmiş, bekaya ulaşmış. Evet, musibetler içinde ne saadetler gizlenmiş, musibetleri Vereni tanıyınca
Çoğu zaman dermanı başka kapılarda arar insanoğlu. Ve burkulur birden. Ona her zaman açılacak olan kapıdan bu güne kadar habersiz oluşuna yanar sonra da. Ve mahçup olur… Eğer başını. “Tokmağını çalmayı unuttuğum kapıya, nasıl yönelirim şimdi.” diye düşünür acı acı. Ama başka çaresi de olmaz. Kim deva olabilir derdine ve kim sarar yaralarını karşılıksız ve çıkarsız, hem de şimdiye kadar onu unuttuğunu yüzüne vurmadan? Kim dinler onu bıkmadan, usanmadan? Kim sabrından sonra bahşeder ona ferahlığı? Tabi ki O, Yaradan… Üzülmeye ne hacet, bizi bekliyor ve ardına kadar açık kapısı herkese… Bunu bilmek yeter aslında dindirmek için yağan dert yağmurlarını.
Evet, bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstümüze yağar… ama rengarenk gökkuşağı da yağmurdan sonra çıkar…Yeter ki yağmurdan şikayetçi olmak yerine başımızı kaldırıp bakabilelim gökyüzüne. Seycan Alİ

UYARI: Yayınlanan haber, yazı ve fotoğrafların tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi haber, yazı ve fotoğraflar özel izin alınmadan kullanılamaz.